27 Eylül 2014 Cumartesi

Hüzünlü Aşk

Aylardan Temmuz.
Kavurucu sıcaklık.                
Herkesin evlere çekildiği öğlen sıcağında, kendimi eve hapsedemedim.




Oda küçülüp beni boğdu, daraldım.
Duvarlar bir bir kırılıp üstüme düştü, yıkıldım.
Yerler yükselip yüzüme iki tokat vurdu, ağladım.

Sıkıldım, bunaldım. Onun için kendimi dışarıya atıverdim. 
Sıkılınca bana ne iyi gelir diye düşününce alışveriş dedim kendime, 
en iyisi alışverişe çıkayım-
iyi gelir.

Çarşıya çıkacaktım, Avm lerdense bu daha iyi gelecekti- cehennem sıcağına rağmen. 


Kalabalık..


Bu sıcakta dışarı çıkarak delilik yapan tek ben değilmişim, gittiğimde anladım. 
Bu ne kalabalık, mahşer yeri sanki. Acaba bedavadan kıyafet mi dağıtıyorlar diye düşünmedim değil. İğne atsan yere düşmez,
 ama daha iyi değil mi iyi gelecek, bu kalabalık da bana iyi gelecek...

Başlıyorum gezinmeye. Kalabalıkta çarpıp duran insanları umursamadan etrafıma bakınıyorum. 


Abiye dükkanları, gelinlikçiler, ayakkabıcılar, kuyumcular...



Hepsi de müşteri dolu, kalabalık. 
Gözüme bir anne-çocuk ilişiyor. Annesi küçük kız çocuğuna elbiseyi denettirmek için diretiyor, çocuk ise sıcaktan ve kalabalıktan bunalmış belli, çığlıklar atıyor 'istemiyorum' diye. 
Kimse de garipsemiyor, ' Abla bırak çocuğu, ağlatma' demiyor. 


Onları köşedeki çocuk kıyafet reyonunda bırakırken bir küçücük dükkan ilgimi çekiyor. Sadece yastık kılıfı satıyor bu dükkan. Krem renginde üstü boş küçük yastık kılıflarına istediğin şeyler yazdırabiliyorsun- isim, şehir, canım annem, güzel arkadaşım vs. Sonunda hoş, tatlı bir küçük bir yastık kılıfın oluyor. Dükkan sahibi reklam yapmak için üstü yazılı bir sürü yastık asmış dükkanın önüne. Yastıklardan birinin üzerinde onun adını görünce kötü oluyorum, bir isim bile nasıl beni kötü yapabilir, nasıl olur.
 Yook dedim, ben iyi olmak için çıktım, yapma dedim. 
Devam ettim yoluma yastıkçı amcayı arkada bırakarak.


Bir bijuteri dükkanı görüyorum. Takı, toka bakarım diye dalıyorum içeri. Sahi iki gün önce aldığım siyah uzun elbiseme güzel bir siyah top küpe hiç fena olmaz. 
Bijuteri dükkanına bayıldım, tatlı küçük hediyelik eşyalar, ihtişamlı küpeler, yüzükler...

Bu dükkanın tutulduğu müşterinin fazlalığından belliydi, hem fiyatları da makul sayılabilirdi. Bijuteride arka fonda PSY çalmaya başlıyor birden, bir küçük çocuk da başlamaz mı Gangnam style dansı yapmaya. Bütün herkes kahkahaya boğuldu çocuğu izlerken, benim de neşem geldi, mutlu oldum. İstediğim küpeleri aldıktan sonra ödeme yapmak için kasaya geçtim, ödeme sırası beklerken kasanın kenarında işlemeli yelpaze satıldığını gördüm. Bayıldım! Hemen onu da satın alıp dükkandan çıktım.

Sıcak kendini daha da gösteriyor, ama yılmak yok, kafamı dağıttım diyerek devam ediyorum gezinmeye. Çarşının girişlerinden bir diğerine geliyorum, köşede yılların pastanesini görüyorum.

Ah, her yer anıyla dolu. Bu çarşıda yılların eskitemediği dükkanlardan biridir o pastane. İlk o getirmişti beni buraya. En çok da sakızlı muhallebisini seveceksin demişti. Öyle de olmuştu. Ondan sonra kaç kez gelip neler denemiştim de hiçbiri sakızlı muhallebi kadar lezzetli değildi. 



İlk gittiğimiz gün pastaneye adımımı atar atmaz dilim tutulmuştu. Eski tarz dekoratifiyle göz dolduruyordu. Bir köşede gramofon ve taş plaklar yer alıyordu. Yılların eskitemediği sanatçıların posterleri asılıydı duvarlarda da. Diğer bir köşede eski bir piyano duruyordu, işlemeleri o kadar güzeldi ki. Masaların yanlarındaki tarafta da cam tezgahlarda eski sigaralar, pipolar, rakılar gösteriliyordu. Bir pastaneden çok, zamanda yolculuk yaptıran bir müze gibiydi. Sonradan öğrenecektik ki buranın sahibinin babası koleksiyonculuğu çok seviyormuş, ondan dolayı böylesine güzel bir yer çıkmış.

İşte bu pastanenin önünden geçerken yine bastırmaya çalıştığım düşünceler gelip dans ediyor önümde. Burdan onla birlikte geçerken işimiz bile olsa muhallebi yemeden geçmezdik. Yine yemek istiyorum ama içeri girip daha kötü olmamak için adımlarımı hızlandırıp uzaklaşıyorum burdan.

Çarşıda gezinmemin sonucunda çok yorulmuştum. Artık eve dönme vakti diyerek otobüs beklemeye başladım. Beklemek en nefret ettiğim şeylerden biri hele bir de beklediğim otobüsse. 
Ah bir arabam olcaktı ki hemen atlayıp iki dakikada evde olacaktım. Bir türlü para denkleştirip alamadım araba. Zaten arabayı alsam da daha çok pratik yapmam lazım trafiğe çıkmam için. Hatırlıyorum da ehliyet alma serüvenimi. Teorik sınav için son gece sorulara bakmıştım onunla birlikte. En basit bir trafik kuralını bilemeyince ' Cahil misin sen? ' diye dalga geçmişti benimle. Çok güldürmüştü beni. Ehliyeti çıkardığımda da ilk ona götürmüştüm, bak cahilim ama artık ben de şoförüm demiştim. 'Yandıık' diye bir tepkisi vardı ki. Hala hatırlayınca gülümserim.

Ben bugün kafamı sözde boşaltmak için çıkmıştım. 
Alışveriş iyi gelecekti, 
kalabalık muhteşemdi, 
insanlar desen ooo harika.

Kendimi kandırmayı beceremedim maalesef. Başaramadım kafamı dağıtmayı, bunalmamı geçiremedim.

Yook, her bir adımımda o olmasa bile yanımda, o eşlik ediyor nefesime.

 Biliyorum, imkansız biliyorum artık o yok biliyorum artık onsuz bu adımlar. 

Biliyorum
Kabullenemiyorum
Kaldıramıyorum.

Geçen her bir zamanda onu görüyor, onu özlüyorum. Belki de tek yapabildiğim şey 
ağlayarak onu anıyorum...

***

Benim için değişik bir mimdi. Seçilen kelimelerle hikaye oluşturmaya çalıştım. Umarım beğenmişsinizdir.

Beni mimlediği için Dördüncü Tekil Şahıs'a çok teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti :)

Mim konusu şöyle; pipo, cahil, taş plak, PSY, yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı, ehliyet  
Bu kelimelerle bir hikaye yada istediğimiz bir şey yazmamız gerekiyor.

Ben de Safransarı, MİNEL SE , Müptezel ' i mimliyorum, heyecanla yazılarını bekliyorum :)


25 Eylül 2014 Perşembe

Tıp Günleri; Küçük Bedenler

Küçücük bir oda.
Steril eldivenler.
Onlarca renkli tüp.
Gazlı bez.
Yeşil örtü.
Küçük bir sedyede yatan meraklı gözlerle etrafını izleyen küçücük bir beden.



   Çocuk Hematoloji Polikliniğindeydim. 

Koridor kan transfüzyonu almak için gelen bir dolu çocukla doluydu. Onun dışında hastanede hematoloji ile onkoloji yan yana olduğu için kemoterapi almaya gelen çocuklar da vardı. Bir sürü küçük beden tedavi olmak için hastanede bekliyordu.

Kimi sıkıntısını ağlayıp tüm hastaneyi ayağa kaldırarak, kimi her yeri karıştırarak kimiyse hastanede koşturarak çıkarıyordu.

İşte çocuklar her yerde aynıydı.

Kimi bulunduğu duruma isyankâr haldeydi kimiyse hiçbir şey anlamayarak etrafına gülücükler dağıtıyordu. 

Pediatrinin en güzel yanı küçücük elleri tutmak, küçük tatlı yüzlerini sevmek. Onları güldürmeye çalışırken aldığınız saçma sapan hallerinizi umursamadan bir gülümsemeyi yakalamak, yakaladığınızda ise büyük bir başarıya imza atmış gibi zafer duygusuna kapılmak.

 Bebekler, çocuklar..

Hepsi o kadar tatlı ve güzel ki, en önemlisi de o kadar saf ve temizler ki. Çocuklarla bir arada olmak bu açıdan çok güzel. 
Ama tabii içiniz bazen bu küçük bedenlerde o hastalıkları görmeyi kaldıramayabiliyor. Yani, çocuklar hiç hasta olmasın diyorsun görünce, üzülüyorsun bu küçücük bedene bir de bu kadar ağır yük binince.

 Onkoloji belki de bu yönden en ağırı. 
Zayıflamış bedenler, yorgun düşmüş gözler, incelmiş bilekler.. 

Kanserin birçok çeşidi var, özellikle en sık görülen ALL ( Akut Lenfoblastik Lösemi) . ALL'li çocukların iyi bir tedavi ve ev bakımıyla %80-90 ında iyileşme görülüyormuş. Bunu asistandan duyduğumda sevinmiştim, çünkü iyileşme oranlarının bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Bunun üstüne asistan ekledi ;

' Aile çok önemli, evdeki temiz bakım çok önemli. 
Ne iyileşir dediğimiz hastaları kaybettik, ne kaybedebiliriz dediğimiz hastaları da kurtardık.'

 Aile gerçekten çok önemli. Özellikle onkolojideki annelerde gördüğüm bir şey var ki o da titizlik konusunda çok hassaslar. Bu çocukların bağışıklık sistemi çok zayıf olduğu için en küçük bir gribal enfeksiyon bile onlarda ölümcül olabilir. Aileler de bunun bilincinde olduğu için doktorun steteskopunun ucunu silmeyi bile düşünebiliyorlar, buna şahit oldum klinikte. Zaten genel olarak çocukları muayene olurken anneler hep bir telaşta, aman çocuğum enfeksiyon kapmasın derdinde-haklı olarak.

Anneler baş tacımız, daha ne denebilir ki?

Değişik şikayetlerle ilk defa başvuran bir dolu hasta var onkoloji bölümüne. Eğer kanser olabilir diye şüphelendiğin hasta varsa onun kemik iliği hücrelerini incelemen lazım. Bunun için de çocuklara Kemik İliği Aspirasyonu işlemi yapılıyor.

Ben daha önce Kemik İliği Aspirasyonunu bir kez görmüştüm, oda çok dolu iken izlemiştim. Ama dün daha iyi fırsatım oldu, asistanın arkasından müdahale odasına girdik.


Küçücük bir oda.
Steril eldivenler.
Onlarca renkli tüp.
Gazlı bez.
Yeşil örtü.
Küçük bir sedyede yatan meraklı gözlerle etrafını izleyen küçücük bir beden.


   Çocuğun başında annesi telaşlı gözlerle çocuğuna bakıyor, çocuğun bir elinde damar yolu açılmış, diğer elindeki parmağına kalp izlemi için alet takılmış bekliyor.

 Asistan gazlı bezini hazırlıyor, son kez malzemelerini kontrol ediyor, steril eldivenini giyiyor ve hemşireye anestezi ilacını vermesi için komut veriyor. Hemşire şimdi  uykuya dalacaksın diyerek damar yolundan yavaş yavaş

ilacı veriyor. 

Çocuk hemen anestezi etkisiyle kendinden geçiyor. Gözü açık uyuyor. Annesi telaşlı, ama müdahele olacağı için anne dışarı çıkarılıyor. Kemik iliği aspirasyonu zor diye derslerde görmüştük zaten, buna canlı da tanık olmuş oldum. Kalın iğneyle kemiğe girilip kemik iliği örnekleri alınıyor, görevli diğer kişiye verilip hemen orda yayması yapılıyor. Daha sonra çeşitli işlemler için( boya vs.) için laboratuvara yollanıyor.



Koridorda çocuk sesleri, anneler, babalar..

Pediatri diğer bölümlerden farklı olarak tek bir kişiyle değil bir aileyle ilgilenmenizi gerektiriyor. 
Sadece çocuğu tedavi etmenizi değil aynı zamanda aileyi de rahatlatmanızı istiyor. 
Sadece çocukla iletişim kurmayla yetinmeyip aileye de çocuğun şikayetlerini sormanız gerekiyor.

Hastanede zamanım her gün yeni bir şeyi öğrenmekle geçiyor. Özellikle pratikler bu anlamda en çok bilgi ve beceri kapmaya çalıştığımız vakitler. 
Bazı çocuklarda muayene çok zor olsa da- ah ağlayıp durmasalar :D - pratik anlamda yeni şeyler öğreniyoruz her bir çocuk hastayla. Onlar bir yerde bizim öğretmenimiz oluyor küçük bedenleriyle.

Yazımı ' İyi ki çocuklar var ve hep gülsünler :) ' diyerek bitirmek istiyorum.

İyi okumalar Tıpdaşlarım ve tıpla yakından uzaktan alakası olmayan sevgili okurlarım :)



22 Eylül 2014 Pazartesi

Sahi, sen nasılsın? :)


Merhaba, sevgili okuyucum,

Nasıl gidiyor hayat ya da nasıl geliyor sana doğru?

Neler eşlik ediyor aldığın nefese ya da neleri kaybediyorsun her kalp atışında?

Neler bekliyorsun umutla ya da nelerden vazgeçtin büyük bir zorlukla?

Hangi şarkıları açıyorsun mutlulukla ya da hangisini değiştiriyorsun bir hışımla?

Neler söylüyorsun sevinçle ya da nelere susabiliyorsun büyük bir sabırla?

Neler anlatıyor gözlerin ya da nelere göz yumuyorsun umarsızca?
   
Ah bana sorarsan orta şekerli kahve tadında geçiyor günlerim.
Normalde sade Türk kahvesi içerim ama yanında lokum veya çikolata olacak illa. 
Demek ki yanında lokum yok ki orta şekerli kahveyle idare ediyorum hayatı :) 

Bana hayat bence emekleyerek geliyor 
ya da ben ondan uzaklaştığım için göreceli olarak fark hep az kapanıyor 
ya da uykuluyum hayat koşuyor bense hayatı emekliyor görüyorum, 
bilinmez :)

Bugünlerde bebek ağlamaları eşlik ediyor birkaç nefesime. 
Onların solunum sayılarını sayarken kendi nefesimle senkron oluşturuyorum fark etmeden. 

Her bir kalp atışımda ise neleri kaybettiğimi bilemiyorum, illa ki vardır ama Gökhan Türkmen’in şarkısında geçtiği gibi;
 ‘ Kurtaralım biz bizi bize bizden fayda var’

Beklemek ile kaybetmek ince bir çizgi ile ayrılmıyor mu? 
En küçük bir hamlede çizginin öbür tarafına kayabilirsin. 
Bende çok oldu,bir yerde beklemek vazgeçmeyi çağırıyor sinsice.
 Umut beklemekle çarpılıyor, vazgeçmekle ise bölünüyor.
 Zaman böyle böyle ilerliyor.

Şarkılar.. Ah ki onlar en büyük hatırlatıcılar. 
Beynin bir durumla bütünleştirdiyse şarkıları, bundan 10 yıl sonra da çalsa o şarkı yine o ana gidersin.
 Beynimiz ki böyle küçük oyunlar oynayarak mağlup duruma düşürüyor bizi-çoğu zaman.

Kelimeler.. En büyük büyücüler, en büyük düşmanlar, en büyük dostlar… 
Kelimeler hep en büyüğü, hep en yücesi. 
Yeri gelir konuşmak istediklerini yutarsın, yeri gelir susmak istediklerini kusarsın.
 İşte hayatın ortasında kelimelerle hem savaştasın hem de huzurdasın,
 dengeyi tutturabilene helal olsun.

Gözler.. Dememişler mi kalbin aynasıdır diye.
 Tabii o aynayı görebilmek de marifet.
 Ama genel olarak hissedilmez mi gözlerden nelerin anlatılmak istendiği?
 Gözleri başka, dili başka, vücudu başka konuşanları ayrı tutmak gerekir,
 o bir yetenek.
 Eğer gerçekten doğalsan yeri gelir gözlerinle sevebilirsin de 
tekme tokat dövebilirsin de.

Mim tadında bir yazı oldu yanağından makas aldığım sevgili okuyucum.
Eee anlatmaktan fırsat olmadı, 
sahi sen nasılsın ? :)






11 Eylül 2014 Perşembe

Stajyer Oldum Ben!

Merhabalar sevgili okuyucum,

Beni kimi zaman gezi yazılarımı görmüş kimi zaman duygusal yazılarıma tanık olmuş kimi zamansa Hint kınası tarifi verirken bulmuş olabilirsiniz. Yani tek bir noktada başlayıp o yönde devam edemiyorum, ne gelirse aklıma ne yazmak istersem onunla karşınızdayım. Şimdiki yazım diğerlerinden çok daha farklı doğrultuda. 

Bilen bilir, bilmeyenler için doktor adayı olduğumu söyleyeyim. Bu sene 4. yılımdayım, hastaneye geçiş yılımız. Belki de en güzel, en heyecanlı bir o kadar da zorlayıcı kısmına başlamış bulunuyorum. Hani tıp fakültesi 6 yıl, 3 yıl geçti ,yarısını bitirdik diye akrabalar 'yarı doktorsunuz artık' derken biz hastalarla hiç iletişim içinde olmadığımızdan bunu hissedemiyorduk. 

Bu sene farklı olacak diye başladık her ne kadar zor olacağından dolayı gözümüz korka korka başlasak da. Yıllar önce tıp hayatında çok başarılı olan bir ablamız ' Ben 4. sınıfa gelene kadar tıpa zor demezdim' demişti de vay be biz daha 1. sınıfız, biz bile aman tıp zor diyoruz, 4. sınıfta ne olacak diye düşünürken aradan çok çabuk yıllar geçmiş de 4. sınıf oluvermişiz. Ama sanırım o abla çok doğru diyormuş, daha ilk 3günden bu ne yoğunluk, bu ne koşturma. 

Serviste hasta izlemi var git, poliklinikte gözlemci olcaksın hadi yürü, teorik derse yetişmek için adımlarını hızlandır. Hastanede bloklar arasında daha ilk 3günden böyle böyle mekik dokumaya başladık.

Ama zevkli değil mi?

 Kesinlikle çok zevkli. Kendini yıllardır hayal ettiğin şeyin içinde ilk defa gerçek anlamda hissetmen çok güzel bir duygu. Daha yolun çok başındayız, belki hastanede çömez diye isimlendirilen bir grubuz 4ler olarak. Ama yine de daha ilk günlerden hastalarla artık iç içe olmak, işin pratik kısmına geçmek mutlu ediyor beni.

Staja pediatriyle başladım. Pediatri, çocukları hasta görmeye dayanamam diye ilerisi için çok da düşündüğüm bir bölüm değildi. Tabii kesinlikle diye bir şey yoktu, çünkü ilerde düşündüğüm bölümleri söylerken bile stajları gördükten sonra kararım değişebilir derim. Şöyle bir durum da var, beni kim görse sende çocuk doktoru tipi var diye söylerler. Bakalım onu zaman gösterecek ama ben size pediatri stajından bahsedeyim.



Derslerimiz teorik pratik karışık bir şekilde devam ediyor. İlk pratiğimiz hastanın anamnezini-hastanın şikayetleriyle birlikte genel hikayesini- almaktı. Bakın bilmeyen 'aman ne olacak soracaksın geçeceksin' diyebilir. Ama onun öyle olmadığını aslında en küçük bir ayrıntıyı bile atlamamak gerektiğini-özellikle pediatride- öğrenmiş olduk. Pediatride çocuklarımızın çoğu küçük olduğu için hikayeyi aile bireylerinden almak en sağlıklısı. Ben pediatri stajında ilk hastamdan bahsetmek istiyorum.

İsmini vermeyerek anlatayım. Hastamız 9 yaşında. Acile ateş yakınmasıyla başvuruyor. Acilde olaya ishal de eklenmiş. Şu an ateşini düşürmeye çalışıyorlar. Buraya kadar çok sık rastlanan bir şey çocuklarda ateş. Enfeksiyona bağlı olabilir. Orası tamam da anneyi sorguladıkça cevaplarımızı aldıkça üzüntümüz artıyor. Hastamız doğuştan böbrek hastasıymış. 8ay öncesine kadar da diyalize giriyormuş. 8ay önce böbrek nakli olmuş. Bununla beraber hastamız idrar kesesiyle ilgili bir hastalığından dolayı( nörojenik mesane) Tak kullanıyor. Tak'ın açılımı temiz aralıklı katater. Buna benzer çocuklar ömürleri boyunca tamamen idrarını boşaltamadığı için aralıklı olarak(günde 4 kez gibi) sonda takıp idrar keselerini boşaltıyorlar. Bunun haricinde çocuk anüsü (arka açıklığı ) kapalı doğmuş. Barsak son kısmı açılıp oraya girişim yapılmış ve ordan poşetle boşaltımı sağlanıyormuş ta ki 2yıl öncesine kadar. 2yıl önce anüsü için de ameliyat olmuş ve anüsü açılmış. Hastamız duyamıyor, duyamadığı için de konuşamıyormuş. Yürüyüş zamanını sorgulamak pediatride önemli. 1.5yaşında yürümeye başlamış fakat şu an yürümesi sorunlu. Onun için bebek arabasıyla taşınıyormuş.

Şu anda da idrar yolu enfeksiyonu olmuş ona bağlı oluşan ateşini de düşürmeye çalışıyorlar. Annesini daha fazla sorguladığımızda amca çocuğuyla evli olduğunu öğrendik. Burda akraba evliliğinin nasıl bir riski olduğunu daha iyi görmüş olduk. 

Çocuğu gördükçe üzüldüm, hikayesini dinledikçe daha çok üzüldüm. Annesine geçmiş olsun dileyip odadan ayrıldık. Pediatride bunun gibi belki bundan daha ağır bir sürü değişik vaka ile karşılaşacağım orası kesin ama ilk deneyimimi paylaşmak istedim.  

İlerleyen zamanlarda farklı deneyimlerimle Stj. Doktor olarak karşınızda olabilirim.

İyi okumalar sevgili okurlarım :)

6 Eylül 2014 Cumartesi

O gece


Bu gece tam da öyle bir gece.

Ya bilirsin ben utangacım ya da nerden bileceksin ama şimdi öğren, tam söyleyemem her şeyi. Konuşamam, dilim tutulur filan. Bak yine karşımda yoksun, bilmiyorum kimsin ama kalkmış senle muhabbet ediyorum. Onu bile beceremiyor, utanıp sıkılıyorum. 

Nasıl bir gece mi diye merak ediyorsun? 

Bu gece gök deli gibi içinde ne varsa ortaya koyarken camıma vuran iki yağmur damlasıyla dertleşiyorum ben. Anlatıyorum ne varsa, yeri geliyor dinliyorum.

Gökte yarışan her damlaya ben de ruhumla katılıyorum. Yarış içindeyim kendimde, bu gece daha iyi hissediyorum. 

Şimşeğin sesi, sanki bendeki yansımalar. Hissetmenin ötesinde görüyorum.

 Saat geç, havadaki çim kokusu odama dağılmış. Derin bir nefes alarak tüm ciğerlerimi çim kokusuyla dolduruyorum. Uzun süre tutuyorum sanki kaybedecekmişim gibi. Sanki benden giden şeylere eşlik edecekmiş gibi. 

Bilmiyorum seni, sahi belki tanıyorumdur ama bilmek bambaşka bir şey olsa gerek değil mi?

Bu gece tam da öyle bir gece dedim ya hani, 
işte bu gece tam da bana gelmen gereken gece gibi...